Bir Batış Hikayem: Yarbay (Bilgisayar Oyunu)

Kan, ter ve gözyaşı.

Hoşgeldiniz sevgili okurlarım 🙂

Bu yazımda 2019’dan kendimi uğruna tükettiğim bir oyun projesi ve bu emeklerimin sert çakılma hikayesini anlatıyorum. Suriye’de uçağı düşen bir pilotun Türkiye’ye dönme hikayesini bilgisayar oyunu yapacağız diye başlattığımız bu işin sonu, yakın zamanda okuyacağınız en fantastik olay olabilir.

Oyun geliştirme amacı ile kurduğumuz Start-Up ile FPS oyunlar geliştirmeyi amaçlıyorduk.

Yarbay neydi ?

Üniversite üçüncü sınıfta yakın arkadaşlarım olan Eylem ve Deniz ile birlikte kaliteli bilgisayar oyunları üretmek hayali doğrultusunda bir indie oyun stüdyosu girişimi kurduk. Roar games ismini verdiğimiz bu oyun stüdyosunu büyütmek için aklımızda çılgın fikirler vardı.

Özellikle de Türkiye’den çıkan, güzel, hikayeli FPS bir bilgisayar oyunu yapmaya kafaya koymuştuk. Fikir benden çıkmıştı. Okulda ders arasında sohbet ederken konuyu onlara açtım.

Hikaye şuydu; Zeytin dalı operasyonunda pilot olan bir “yarbay” hava kuvvetleri subayı, teröristlerin elindeki özel teknolojili bir füze ile vuruluyordu ve sürdüğü f16 ile beraber düşüyordu. Hikaye gereği yarbay, Suriye’de hayatta kalmaya çalışıyordu. Teröristlerle mücadele edip Türkiye’ye sağ salim dönmek oyunun ana amacı idi.

Oyunun steam sayfası hala duruyor. Merak edenler için link : https://store.steampowered.com/app/1141970/YARBAY/

Eylem ve Deniz’in gözlerinde gördüğüm bir şeyler yapma hevesi eminim onları da içten içe hararetlendiriyordu. Hayatlarının teklifiymiş gibi gördüler ve hemen atıldılar. Düşünün, içinizde hevesten yanan bir ateş var ama bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorsunuz. Çevrenizde yapabileceğiniz hiçbir şey yok.

Üniversitede teknopark yok. Girişimcilik esamelerinin okunduğu yerde tek bir tane yatırımcı yok. Başarmış hatta ve hatta başarmaya çalışan tek bir adam bile yok. Gerçekten oturup bir mobil uygulama, bir oyun, bir fikir, bir yazılım peşinde koşup kendince bir şeyler deneyen 15 kişiden fazla insan yok koca üniversitede.

Afrika kabilesinden hallice imkanlara sahip bir yerde yaşıyorsunuz. Abartığımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Çünkü Kocaeli öyle bir şehir. Koca şehirde tavuk dönerci, çiğköfteci, kafe ve telefoncudan başka hiçbir şey yok. Üniversite ise rezil yönetiliyor ve Rektör mühendisliği muazzam görmezden geliyor. Mühendislik öğrencileri bir şeyler yapmak istediğinde ve taleplerini ilettiğinde sayın Rektörümüz sanki gözlerini kapatıyor ve “siz aslında yoksunuz, zihnimdeki sanrılarsınız” felan diyor.

Neler yaptık ?

Daha doğrusu bu imkansız şartların içinde neler yaptık ?

Projeyi fonlamak gerekiyordu. Öğrenci evim olarak kendi başıma kalıyordum. Evimin en güzel odasını ofis olarak bu projeye ayarladım. Büyük hevesle ucuz yollu ofis mobilyaları ve yazı tahtaları falan almıştım. Daha büyük oynayabilmek için ses kayıt stüdyosu ve “motion capture” sistemi gibi büyük ihtiyaçlarımızı da tahsis etmemiz gerekiyordu. İstediğimiz kalitede cihazlar çok pahalıydı ve yaklaşık 25.000 tl kadar bir bütçeye ihtiyacımız vardı.

O dönem öğrenci evimde oluşturduğum home office

Bu nedenle ekip olarak bir toplantı aldık. Neler yapabileceğimize bir bakalım dedik. Her gittiğimiz konferansta, seminerde girişimcilik ekosistemi üzerine konuşan konuşmacılar ile tanışıyorduk. Start-up lara yatırım yaptığını,destek olduğunu söyleyen bu kişilere ve çevrelerine ulaşmamız gerekiyordu. Eylem’ e yatırım camiasında devlet desteği veya özel fark etmez, projeyi finanse edecek yatırımcı veya destek bulmamız gerektiğini söyledim.

Eylem uzunca bir süre uğraştı ve telefon numarası-isim-mail adreslerinden oluşan sayfalarca bir liste hazırlamıştı. Herkesi tek tek aradı, gerçekten ülkede aranabilecek herkesi aradı.

Devlet destekli yatırımda işi yokuşa sürüyorlardı ve bürokratik süreçler çok uzun, uğraştırıcı kalıyordu.

Çevik davranması gereken bir start-up’ın zaten yaptığı iş kadar bir de devlet desteği almaya çaba harcamaması gerekiyordu.

Örneği Kosgeb, 6 haftalık bir eğitimden sonra ancak yatırım verebiliyordu. Bu projede 6 hafta boyunca orada olmam demek, işin yatması anlamına geleceğinden şartları bizimle uyuşmadı. Bu ve bunun gibi sebeplerle özel yatırımcıya muhtaç kaldık.

Batışa giden yol

Özet geçeceğim; kaç kapıdan döndük, kaç telefon suratımıza kapandı sayamadım bile. Halbuki altı üstü oyun yapmak istemiştim. Hayallerim yıkılmasın diye artık kendimi kandırmaya başlamıştım.

Bu proje için yapılan emekleri saysam emin olun bu yazı üç katına çıkar. Ama oyun geliştirme ile ilgilenen arkadaşlar için şöyle söyleyeyim, topu topu 2 geliştirici olarak AAA oyun yapmayı kafaya öyle koymuşuz (!) ki Kinectler ile Motion Capture studio’su kurduk. Straforlardan ev içinde bir kabin ve ses kayıt stüdyosu bile yapmıştık. Cidden düşünüyorum da o dönem insan üstü bir adanmışlıkla inanılmaz efor harcamışız.

Ek bir bilgi: Motion Capture, sensör cihaz & kamera karşısında yapılan beden ve yüz hareketlerini oyundaki 3D karakterlere aynen aktarılmasını sağlayan teknolojilere verilen genel isimdir. Oyunda bir sinematik sahne veya diyalogta animasyonları tek tek oluşturmak yerine motion capture sistemleri tercih edilir.
Biz cidden bu sistemi evde kendi başımıza icat etmeyi başarmıştık.

İşin ilginci başarma hırsı ve inancı ile bunu dışardan tek kuruş almadan yaptık. Her telefon suratımıza kapandığı halde, her yatırımcının kapısından döndüğümüz halde inançla projeyi geliştirmeye devam ettik.

Şöyle söyleyeyim, yaz tatilinde ailemin yanına dönmek yerine Kocaelideki evimde tek başıma kaldım ve 3 ay geçirdim. Eylem ile ben oyunu geliştiriyorduk. Deniz bu süreçte Ukrayna’daydı ve internet erişimi yoktu. Oyundan kopmuştu.

Ben de ailemin yanına dönsem aşağı yukarı aynı şartlarda olacaktım. Çünkü aile evimde internet veya geliştirmek için ihtiyaç duyduğum ortam yoktu. 3 ay boyunca kimsemin olmadığı bir şehirde (yaz olduğundan hiçbir arkadaşım Kocaelide değildi) tek başıma kaldım.

Sabah uyanıyor bir kaç dakika atıştırıyor ve uyuyana kadar çalışıyordum. Cidden akıl sağlığı yerinde olan bir insanın yapacağı türden iş değildi. Öyle ki, tek bir kelime konuşmadan geçen günlerim olduğunu anımsıyorum. Bir zamanlar böyle sağlam bir iradeye (Veya alıklığa) sahiptim.

Öyle veya böyle oturduk ve oyunu geliştirdik. Çoğunlukla da ben geliştirdim. Oyunda uçak, araç sürme, onlarca farklı türden silah kullanma ve benzeri şeyler vardı. 2 tane fragman hazırlayıp yayınlamıştık bile.

Şimdi bakınca o fragmanların da rezil olduğunu görüyorum ama sanırım o dönem yaşadığım imkansızlıklar hırstan gözümü kör etmişti. Dolayısı ile kendimi ikna etmiştim 🙂

Fragmanı bir çok oyuncu grubunda ve Reddit gibi mecralarda paylaşıyorduk. İyi veya kötü çok fazla geri dönüş alıyorduk. Hikayeyi çok güzel bulan da vardı, sinematiği donuk bulan da. Her gün yaptığımız işi bir adım öteye taşımaya çalışıyorduk…

Sona yaklaşmak.

Projeyi başlattığımız mayıs ayından bu yana çok zaman geçti. Ailemden ayrı geçirdiği bir yazın ardından aralık ayının başlarındaydık. Oyunun erken erişime (Beta olarak çıkışına) bayağı yaklaşmıştık. Ocağın 1’inde oyunun tam olarak yayınlanmasını bekliyorduk. Öyle ki, Steam oyun keylerini dahi bastırmıştık.

Oyunu tanıtmak ve reklamını yapmak gibi bir kaygımız vardı. Çünkü harcadığımız emek karşılığında maddi kazanç elde etmemiz bizim tek motivasyon umudumuz haline gelmişti. Bu paraya harcamak için değil, yine projeye kullanmak için ihtiyaç duyuyorduk.

Komik bir biçimde, arkadaşlarımı da kafalayarak enteresan bir işe giriştik. Yerli veya yabancı yüzlerce Facebook oyuncu gruplarına girip oyunumuzdan oynanış videosu ve fragmanlar paylaştık. Tek amacımız yaptığımız oyunu insanlara duyurmaktı. Bazen iyi bazen de kötü yorumlar alıyorduk.

Steam sayfamızdan ön sipariş yapan kişi sayısı yavaş da olsa artıyordu. 24 saatte bir yenilenen ön sipariş sayısı, sabah uyandığımda ilk kontrol ettiğim şey oluyordu.

Ama bu bize somut ve yeterli bir çaba gelmemişti. Çevremizdeki insanlara bunu tanıtmalıydık. “Google Developers Groups” adında bir oluşum var. Üniversitelerde muhakkak denk gelmişsinizdir. Google’ın adı ile etkinlik düzenleyen ve hiyerarşik olarak Google’a bağlı olan öğrenci toplulukları bunlar.

GDG’nin sponsor firmalarının fuarda yer aldığını ve fuarı ziyaret edenlere sunum yaptığını biliyorduk. Kocalide’de olsa ürünümüzü fuara taşıma fikri çok heyecan vericiydi.

2 yıllık sunucu sağlamak, web sitelerini yapmak ve bir miktar maddi destek koşulu karşılığında standda yer sahibi olmak ve bronz sponsor olmak üzere GDG ile anlaşma imzaladık. Her şey çok güzel ve heyecan verici ilerliyordu. Tüm ekipte “Bu defa başardık” hissi hakimdi.

Fuar zamanı geldi çattı..

Fuara 2 gün kalmıştı. Deniz ve Ben eve kapandık. 2 gün boyunca uyumadan, yemeden, içmeden yoğun bir stres ile çalıştık. Yaklaşık 40 saat boyunca hiç kalkmadan külüstür bilgisayarımda bugları çözmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bugları çözmek için dakikalarla, saniyelerle yarışıyordum. Oyun hatasız, olabileceğin en kusursuzu olmalıydı.

Yarbay’ın geliştirme aşamasından bir görsel.

Her bir saniye yakıt ve her bug hedeften bizi uzakta tutan bir kilometreydi. Benzin bitmeden bu uçsuz bucaksız ormandan şehire varmam gerekiyormuş gibi hissettim. Hayatımın hatasını yaptığımı fark etmeden büyük bir hırs ile bütün gece çalışmaya devam ettim.

Sabah 8’de alarm çaldı. Alarm çaldı dediysem yanlış anlaşılmasın. 2 gün boyunca 1 dakika uyumadan ve dinlenmeden çalışmaya devam etmiştim. Eylem geldi ve fuar saatinin geldiğini söyledi. Fuar bizim için en büyük umuttu. Google’ın varlığını bile bilmediği dünyanın en ücra şehirlerinden olan Kocaelide öğrenci eli ile organize edilen bir fuarı çok önemsemiştik. (GDG deki arkadaşlar sakın bu cümleyi yanlış anlamasın. Yaptıkları işi çok önemsiyor ve taktir ediyorum. Oyun geliştirme sürecinde bulunduğumuz psikolojiden bahsediyorum.)

Deniz çok yorulduğunu ve yurda gidip dinleneceğini söyleyerek ofisten (benim evden 🙂 ) ayrıldı. Deniz normal ve aklı başında bir insanın yapacağını yaptı. Bu kadar zaman çabalayıp da elle tutulur bir şeyler başaramamaktan artık o kadar canım yanıyordu ki ne yorgunluğumu ne de acımı fark etmedim.

Proje yöneticisi bendim ve o dönem Eylem’in projeyi fuarda pek tanıtmaya niyetli olmadığına inandırmıştım kendimi. İş başa düştü dedim kendi kendime ve sabahın köründe fuar alanına gittim.

İsmail, Eylem, ekip dışı bir kaç arkadaş ve ben oradaydık. PR ‘cılar (Public Relations, reklam- halkla ilişkiler) bence gerekli eforu harcamıyor, çay kahve sohbeti yapıyordu. Ben ise standa gelen bir insana sanki vatan savunması yapar gibi oyunu tanıtıyordum.

Aslında onlar doğrusunu yapıyor, sıradan bir insanın davranması gerektiği bir şekilde davranıyordu. Yalnızca gerekeni yapıyorlardı ve ben o insanlara haksız yere yükleniyordum. Aslında ben Burnout durumuna çoktan girmiştim ve tabiri caiz ise balataları yakmaya başlamıştım.

Çırpına çırpına oyunu hikayeyi her şeyi herkese defalarca tek tek anlattım. Gerçekten kendimi, aklımı kaybetmiş gibiydim. Fuar alanında da yemek yemeden 1 dakika oturmadan çabalamaya devam ettim.

Yukarıdaki kalabalıkta, standımıza gelen onlarca belki yüzlerce kişiye tek tek oyunun hikayesini, nasıl oynandığını, her şeyini en başından sonuna anlattım. Boğazım kurumuştu ve zor nefes alıyordum. Bir an ortama yabancılaştım, nerede olduğumu anlamadım. Sendeledim.

Sonra o an geldi. Öyle ki yazarken bile içim ürperiyor, korkuyorum.

İmdat !

Fuarda bir anda sendeledim. Başım döndü ve nefes alamadım. Bilincim zayıfladı ve aniden yere yığıldım. Kendime biraz geldiğimde yerdeydim. Sanırım yorgunluk, stres, açlık ve susuzluk gibi faktörlerden bayılmak üzereydim. Stres ve anksiyete sahibi bir insan olarak bu durum bende alarm sinyallerini yaktı ve ne olduğunu anlamadan arkadaşım Batuhan’dan beni taksiye bindirmesini istedim.

Takside zor nefes alıyordum. Eve geldim, 1 dakika yerimde oturamadım. Neden, nasıl bilmiyorum ama oturunca nefes alamıyor gibiydim. 4 saat boyunca bir oraya bir oraya yürüdüm. En sonunda yine nefes alamadım, daha doğrusu aldığım nefes yetmiyormuş gibi hissediyordum ve panik duygusu tavan yaptı.

Ne nefes alabiliyor ne kıçımın üstüne oturabiliyordum. Evim dağın başında olduğundan yine taksiye atladım, izmit merkezdeki hastanenin aciline gittim ve orada atağım zirve noktasına ulaştı. Nabzım sanırım 170 atıyordu ve kan şekerim de 600 ölçülmüştü.

Bu vaziyette kıvranarak sanırım 3-4 saat daha (toplam 8 saatlik) bir eziyet çektim. Hastanedeki sağlık görevlileri derhal müdahale ettiler ve onlarca sakinleştiriciden sonra yorgun düşüp bayıldım.

Uyandığımda 16 saat geçmişti. Kesintisiz uyumuş ve yeni bir güne uyanmıştım. Gerçekten ertesi güne çıkabileceğime hiç inanmıyordum. O vaziyetten düzelebileceğime ihtimal vermemiştim. İçinde bulunduğum psikoloji, bu travmam, her şey rezildi. Kriz yönetimsizliği diye bir bölüm olsa idi bu yaşadıklarım ile fahri doktoramı talep ederdim sanırım.

Yine de söylemekten utanmıyorum ve gocunmuyorum. Bu ülke, memleket beni mahfetti. Halkı ile bürokratları ile, hocaları ile politikacıları ile el birliği ile delirtti beni. Emin olun dostlar, şu anda hırsa kapılsam ve bir şeyler için hırslı hırslı çalışsam kendimi daha beter bir hale getireceğimden korktuğum için artık katı sınırlar içerisinde yaşıyorum.

Bu olayın tam üzerine bir de pandemi patladığından panik atağım iyileşmedi ve bir türlü kendime gelemedim. 1 yıl boyunca kepaze halde yaşadım. Sürekli atak veya bunalım benzeri şeyler yaşadım. Şu ne idüğü belirsiz virüsün tam bu dönemlerde gelip patlaması ve beni polis zoru ile eve hapsetmesi de iyice bunalmamı sağladı.

Psikolojik çektiğim nefes darlığı eminim ki entübe hastalarınkinden bile daha beter hale gelmişti. Bu derdimi yaşadıklarımı kime anlatsam bana nasihat etti. Bu olanlarda dahi davranışlarımı hatalı veya beni suçlu buldular.

Dönüp bakıyorum da tek suçum bir şeyler başarmaya fazlasıyla olan inancımdı. Ama yanlış ülkede, yanlış yerde. Coğrafya kaderdir lafına hiç inanmamıştım ve bu lafı küstahça bulurdum. Evet coğrafya kaderdir ama ben ve benim gibiler için kaderdir. Söylemekten çekinmiyorum ki, toplumun geri kalanı bu coğrafyaya bu kaderi tahsis edenlerdir. Ve ben bu coğrafyanın kaderini değiştiremesem de kendi kaderimi değiştirebilirim.

Peki sonra ne oldu ?

Yaşadıklarım benim için hafif değildi ve elbette ki bana ağır gelmişti. Ama ben çalışmaktan ve hayallerim için savaşmaktan hiç vazgeçmedim.

Evet, belki biraz fazla bokunu çıkarmıştım. İnsanın işten güçten kendini hasta etmesi normal bir durum değildi en başından. Ama çocukluktan bu yana gereksiz işleri hayat memat meselesi yapıp kendimi strese sokmak gibi zararlı bir alışkanlığım vardı. Yine de bu alışkanlığım beni bitirmemeliydi. Çünkü bu kadar kafaya takan ve çabalayan birisi eninde sonunda başarılı olmalıydı. Türkiye simülasyonu hariç kıçını yırtan mutlaka bir yerde bir şeyler başarıyor. Sonunda ben de hayalini kurduğum şeyleri başardım. Ama ne bedellerle ?

Bu satırları yazarken bile gelecekten tedirginim. Başardığım onca iş beni ne kadar ileri taşıdı, gelecekte neler olacak bilmiyorum. Hala stresim başıma bela ancak en azından artık kendimi paralamamayı, kendimi bir şeyleri yapmak için zorlamamayı öğrendim.

Sonra çok bir şey olmadı. Eve döndüğümde şu Yarbay’ın tüm kodlarını tek seferde sildim. Yedekleri aklıma geldikçe oralardan da sildim. Projeye dönememek için ne gerekiyorsa yaptım.

Şirket kurmak, oyunlar veya projeler yapıp dünyaya satmak bunlar büyük hayaller ancak gerek yok dedim. Etim ne budum ne ki ? Sonra bir iş yerine girdim ve bir kaç ay çalıştım. Kafama esen projeleri yaptım ve bloğumda& linkedinde sizlerle paylaştım.

Sonradan bitirme projem olarak Clockwork işletim sistemini geliştirdim. O projeyle Tübitak 2242 yarışmasında Marmara bölge 1.liği ve Türkiye finalinde de Türkiye 3.lüğü kazandım. Teknofest’de ödül aldım.

Şimdi işletim sistemi biraz yarım kalsa da yeniden yoğunlaşacağım ve devam edeceğim. Şu aralar kitap yazmayla uğraşıyorum, aynı zamanda akademik makaleler ve bir kaç projeyle daha uğraşıyorum. Geldiğim nokta bu, bir daha oyun geliştirir miyim veya dener miyim bilmiyorum ancak yazdığım kitap çıkmadan ve işletim sistemi tam olarak bitmeden kolay kolay başka bir işe el atmayacağım kesin gibi.

Clockwork İşletim Sistemi’ni geliştirmek ve youtube kanalımda geliştirici günlüğü yayınlamak istiyorum. Şu andaki işlerim biraz yoğun olsa da, yakın zamanda Clockwork’ü geliştirmeye devam edeceğimi tahmin ediyorum.

Son söz.

Bir şeyler başardım evet, ancak karşılığında sağlığımı kaybettim. Kendimi harcamama değdi mi ? Sanmıyorum.

Ama asıl tuhafıma giden şey, ben kendimi aşırı derecede yıpratırken çevremdeki insanların kaba tabiri ile “boş beleş” olması, öylesine yaşamasıydı.

Evet herkes benim gibi kendini sinir hastası etmek zorunda değil. Ancak insanların çoğu gamsızdı ve işini hiç umursamıyordu. Hayatta hiçbir amaçları yok gibiydi. Çünkü neredeyse herkes; ünlülerin veya örnek aldığı başka birilerinin kopyası gibi yaşıyor. Herkes aynı şeylerden şikayetçi, herkes aynı şeyi eleştiriyor ve herkes aynı şeyleri yapıyor.

Tanıdığım bazı “farklı” , bir şeyler için çabalayan insanlar olmasaydı kendimi bu gereksiz insan kalabalığının ortasında önemsiz bir çark gibi hissederdim.

Farklı olmak, bir şeyler çabalamak ve insanın tek amacının hayatta kalmak olmaması o kadar büyük bir nimet ki.

Mesele kesinlikle özel olduğuna inanmak veya özel hissetmek değil. Özel sözünü boşverin.

Gerçekten çevrenize dönün bakın. Çevrenizde “Ben bunu başarmak istiyorum, bunun için yaşıyorum” diyen kaç insan var ?

Ülkenin yarısı gelecekten ümidini kesmiş ve yarınına bulanık bakıyor. Faturayı sürekli şartlara, çevresine kesiyor. Bu rezil şartları da aslında kendisinin ve kendisi gibilerin yarattığını asla kabul etmiyor.

Memleketin diğer yarısı ise daha vahim ! Eğlenmeyle içmeyle gezmeyle tozmayla “ben ne için varım ? Ne için yapıyorum ?” sorusunu düşünmeden nasıl yaşıyorlar anlayamıyorum.

Sanki herkes öylesine, bir hayat amacı olmadan yaşıyor gibi. Sizin mutlaka bir hayat amacınız olsun.

İkigai

Japonca sabah kalktığında seni yataktan kaldıran şey, hayat amacı anlamında bir sözcük.

Bu olay hayatlarımızda bir dönüm noktası oldu. Şimdi bu ekipteki herkes iyi yerlerde veya daha iyiye gidiyor. Bu yazı yalnızca benim değil, ekip olarak Eylem’in, Deniz’in ve benim gönlümden kopanlar, yaşadıklarımız. Okuduğunuz için tekrar teşekkür ederim 🙂

Daha Fazla Kişiye Ulaşması İçin Bu İçeriği Paylaşabilirsiniz :

“Bir Batış Hikayem: Yarbay (Bilgisayar Oyunu)” üzerine 2 yorum

  1. Çalışmalarını severek takip ediyorum ve bence çok güzel işler yapıyorsun. Bunun yanında çuvaldızı kendine batırdığını görmedim yazı boyunca. Yazıya göre başarısızlığına senin tek etkin “çok idealist, çalışkan ve üretmekten gözü dönmüş olmak” 🙂 yapma. Daha önce ne kadar oyun geliştirdin bilmiyorum ancak üç kişiyle(çoğu kısmı da sen yazmışsın), 3B bu düzeyde bir oyun geliştirmek, projenin başında 25k tl gibi hibeye ihtiyacin olacağını düşünmen vs çok ütopik şeyler. Senin de bildiğin gibi projenin tek ayağı geliştirme kısmı değildir. Hedefi mevcut şartlar göz önüne alarak uygun şekilde belirlemek daha önemlidir. Yoksa başlamadan biter. Şuan da birkaç işle aynı anda meşgul olduğunu yazmışsın. Naçizane, bir çalışma arkadaşın olarak, bu işleri olabildiğince azaltıp birini bitirdikten sonra diğerlerine geçmenin hem motivasyonunu artıracağını hem de işleri bitirmene yardımcı olacağını düşünüyorum. İyi çalışmalar dilerim.

    1. Merhaba, evet o dönemde fazla ütopik rüyalara dalmışız. Bahsettiğiniz gibi bizimkisi de yanlış stratejiler yüzünden aslında başlamadan biten bir projeydi. Buradan alınacak çok ders var. Mesele yalnızca kendi hırslarım veya ülkenin durumu değil tabii ki. Daha özverili, daha ayakları yere basan çalışmalar yapmaya başladım. İnşallah her şey yolunda gider.

      Güzel dilekleriniz ve tavsiyeleriniz için teşekkür ederim 🙂 Son zamanlarda ben de kendimi biraz keşfettim ve tavsiye ettiğiniz gibi birini bitirip diğerine geçerek kendime motivasyon yaratmaya çalışıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir